Firtina
New member
Bu iki yaklaşımı kadınlara ve erkeklere zorunlu biçimde dağıtmak doğru olmaz. Pratik veya sonuç odaklı düşünmek yalnızca erkeklere, sosyal ve duygusal boyutları önemsemek yalnızca kadınlara ait değildir.
Asıl önemli olan, farz-ı kifayenin hem sonuç hem de insan ilişkileri boyutuna sahip olduğunu görebilmektir.
Cenaze Örneğinde Duygusal ve Pratik Boyut Birleşiyor
Cenaze üzerinden düşünürsek bu iki boyut çok net ortaya çıkıyor.
Pratik açıdan bakıldığında cenazenin yıkanması, kefenlenmesi, namazının kılınması ve defnedilmesi gereken işlerdir. Bunların zamanında yapılması gerekir. Diyanet de hazırlanmış cenazenin bekletilmeden namazının kılınarak defnedilmesinin esas olduğunu belirtiyor. High Board of Religious Affairs
Fakat mesele sadece yapılacaklar listesinden ibaret değildir.
Yakınını kaybeden kişinin yanında olmak, aileye destek vermek, cenaze sürecinin yükünü paylaşmak ve insanların yalnız olmadığını hissettirmek de sosyal açıdan büyük önem taşır.
Dolayısıyla farz-ı kifayenin toplumsal etkisini sadece “kaç kişinin namaz kıldığı” gibi sayısal bir ölçüyle değerlendirmek yetersiz kalır.
Görev tamamlanır; fakat dayanışma ne kadar güçlü gerçekleşmiştir?
Bence asıl tartışılması gereken noktalardan biri budur.
Bir Kişinin Yapması Neden Yeterli Sayılıyor?
Bu sorunun cevabı kavramın isminde saklıdır.
“Kifaye” kelimesinin taşıdığı anlam, görevin yeterli şekilde yerine getirilmesi fikriyle bağlantılıdır. Amaç herkesin aynı görevi tekrar tekrar yapması değil, toplum açısından gerekli görevin ortada kalmamasıdır.
Örneğin bir mahallede vefat eden bir Müslümanın cenaze namazını yüz kişinin kılmasıyla bir kişinin kılması arasında dinî sorumluluğun yerine gelmesi bakımından temel bir fark bulunmaz. Diyanet, bir kişinin dahi cenaze namazını kılmasıyla farz-ı kifayenin yerine gelebileceğini açıkça ifade etmektedir. High Board of Religious Affairs
Fakat bu, “Ne kadar az kişi katılırsa o kadar iyi” demek değildir.
Çünkü burada farzın hukuki açıdan yerine gelmesi ile toplumsal dayanışmanın genişliği birbirinden ayrılmalıdır.
Bir cenazeye çok sayıda kişinin katılması aile açısından manevi destek anlamına gelebilir. Ancak farzın yerine gelmesi için herkesin katılması şart değildir.
Bu ayrım, kavramın inceliklerinden biridir.
İslam'da Toplumsal İş Bölümü Açısından Farz-ı Kifaye
Farz-ı kifayeyi sosyolojiyle ilişkilendirdiğimizde karşımıza “iş bölümü” kavramı çıkıyor.
Toplumdaki herkes aynı işi yapamaz. Bir kişinin belirli bir konuda uzmanlaşması, başkalarının da farklı görevleri üstlenebilmesine imkân sağlar.
Dinî ilimler bunun güzel bir örneğidir. Her Müslümanın temel dinî bilgileri öğrenmesi gerekirken, herkesin aynı seviyede tefsir, hadis, fıkıh veya kelâm uzmanı olması beklenmez. Buna karşılık toplumda bu alanlarda derinleşmiş insanların bulunması önemlidir. TDV'nin fetva maddesinde de dinî hükümlerin doğru şekilde anlaşılması ve aktarılması için âlimlerin yetiştirilmesinin farz-ı kifaye kabul edildiği belirtilmektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi
Bu bakış açısından farz-ı kifaye, bir anlamda toplumun “herkes her şeyi yapmak zorunda değil; fakat gerekli işler mutlaka yapılmalı” ilkesini ifade eder.
Modern yönetim bilimi açısından da uzmanlaşmanın verimlilik sağladığı bilinir. Eğitim biliminde öğretmenin, tıpta doktorun, hukukta hukukçunun belirli alanlarda uzmanlaşması tesadüf değildir.
Elbette modern mesleklerin tamamını doğrudan farz-ı kifaye ilan etmek doğru olmaz. Fakat kavramın toplumsal sorumluluk ve uzmanlaşma fikrini anlamamıza yardımcı olduğu söylenebilir.
Ezan Örneğinde Mezhep Farklılıklarını Unutmamak Gerekir
Farz-ı kifaye konusunda önemli bir başka nokta da bütün konularda tek bir fıkhî görüş varmış gibi davranmamaktır.
Örneğin ezanın hükmü konusunda farklı görüşler vardır. Diyanet kaynaklarında çoğu İslam âliminin ezanı sünnet-i müekkede kabul ettiği, Şâfiî mezhebinde ise bir görüşe göre farz-ı kifaye olarak değerlendirildiği aktarılmaktadır. Konya Müftülüğü+1
Bu örnek bize din kültürü açısından önemli bir akademik alışkanlık kazandırabilir:
Bir dinî konuda “İslam'da kesin olarak böyledir” demeden önce hangi mezhep, hangi fakih ve hangi kaynak üzerinden konuştuğumuzu bilmek gerekir.
Bu, E-E-A-T açısından da önemli bir noktadır. Güvenilir dinî içerik üretmek yalnızca bir hükmü söylemek değil, hükmün kaynağını ve kapsamını doğru belirtmektir.
Farz-ı Kifaye Günümüzde Bize Ne Söylüyor?
Bence kavramın günümüz açısından en güçlü mesajı sorumluluğu başkasına devretmenin sınırlarını göstermesidir.
“Birileri yapar” düşüncesi iki farklı sonuca yol açabilir.
Eğer gerçekten yeterli sayıda insan görevi üstleniyorsa toplum açısından sorun çıkmaz.
Ama herkes “Nasıl olsa başkası yapar” diye düşünürse ortada ciddi bir sorumluluk boşluğu oluşabilir.
Örneğin bir mahallede herkes cenaze hizmetleriyle ilgilenmeyi başkasından beklerse farz-ı kifayenin toplumsal amacı gerçekleşmez. Aynı şekilde bir toplumda dinî bilgiyi doğru aktarabilecek kimse yetişmezse “zaten uzmanlar vardır” düşüncesi sürdürülebilir değildir.
Burada kişisel sorumluluk ile toplumsal sorumluluk arasında ince bir denge vardır.
Farz-ı kifaye, insanı “Her şeyi ben yapmalıyım” düşüncesinden kurtarırken “Hiçbir şey yapmasam da olur” rahatlığına da izin vermemelidir.
Din Kültürü Dersi Açısından Nasıl Akılda Tutulabilir?
Sınav veya ders açısından kısa bir formülle hatırlamak gerekirse:
Farz-ı kifaye = Toplumun yerine getirmesi gereken, bazı Müslümanların yapmasıyla diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu farz.
En klasik örnek:
Cenaze namazı.
Bunun yanında İslam ilim geleneğinde toplum için gerekli bazı dinî ilimlerin uzmanlarınca öğrenilmesi ve öğretilmesi de farz-ı kifaye kapsamında değerlendirilmiştir. Tefsir ve dinî hüküm çıkarma konusunda uzmanların yetiştirilmesi buna örnek gösterilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi+1
Ancak her örnekte mezhep ve âlimlerin görüşlerinin aynı olmadığını unutmamak gerekir.
Asıl Mesele: “Başkası Yapıyor” Demek Yeterli mi?
Farz-ı kifaye kavramını ilginç hale getiren asıl soru bence burada başlıyor.
Bir toplumda görevlerin paylaşılması son derece doğal. Fakat paylaşım ile sorumluluktan kaçmak arasında fark var.
Cenaze namazının bir kişi tarafından kılınabilmesi, diğer insanların cenazeye hiçbir şekilde ilgi göstermemesi gerektiği anlamına gelmez. Aynı şekilde dinî ilimlerde uzmanların bulunması, diğer insanların din hakkında hiçbir şey öğrenmemesi anlamına gelmez.
Bu nedenle farz-ı kifayeyi “Ben yapmasam da olur” şeklinde okumak eksik olur.
Daha doğru bir okuma şu olabilir:
“Toplumun ihtiyacı olan görevler mutlaka yerine getirilmeli; herkes aynı görevi üstlenmek zorunda olmasa da kimse toplumdaki sorumlulukların tamamen sahipsiz kalmasına seyirci olmamalıdır.”
Bence bu yorum, kavramı yalnızca din kültürü sınavında ezberlenecek bir tanım olmaktan çıkarıp sosyal hayatla ilişkilendirmemizi sağlıyor.
Forumda Tartışmaya Değer Sorular
Sizce farz-ı kifaye kavramının en güçlü yönü nedir: toplumsal dayanışmayı sağlaması mı, görev paylaşımını düzenlemesi mi, yoksa uzmanlaşmayı teşvik etmesi mi?
Bir kişinin cenaze namazını kılmasıyla farzın toplumdan kalkması yeterli görülüyorsa, sizce cenazeye daha fazla insanın katılmasının sosyal ve manevi anlamı nasıl değerlendirilmelidir?
Günümüzde toplumun ihtiyaç duyduğu hangi alanlarda “birilerinin mutlaka bu işi üstlenmesi gerekiyor” diyebiliriz?
Dinî bilgi konusunda uzmanlaşmış insanların yetişmesi neden sadece bireysel değil, toplumsal bir mesele olarak görülebilir?
Ve belki de en düşündürücü soru şu: “Nasıl olsa başkası yapar” düşüncesi, farz-ı kifayenin dayanışma mantığını güçlendirir mi, yoksa zayıflatır mı?
Bu soruların cevabı, farz-ı kifayeyi yalnızca “bir kişinin yapmasıyla diğerlerinden düşen farz” şeklinde ezberlemekten çok daha kapsamlı bir dinî ve toplumsal anlayış ortaya çıkarıyor.
Asıl önemli olan, farz-ı kifayenin hem sonuç hem de insan ilişkileri boyutuna sahip olduğunu görebilmektir.
Cenaze Örneğinde Duygusal ve Pratik Boyut Birleşiyor
Cenaze üzerinden düşünürsek bu iki boyut çok net ortaya çıkıyor.
Pratik açıdan bakıldığında cenazenin yıkanması, kefenlenmesi, namazının kılınması ve defnedilmesi gereken işlerdir. Bunların zamanında yapılması gerekir. Diyanet de hazırlanmış cenazenin bekletilmeden namazının kılınarak defnedilmesinin esas olduğunu belirtiyor. High Board of Religious Affairs
Fakat mesele sadece yapılacaklar listesinden ibaret değildir.
Yakınını kaybeden kişinin yanında olmak, aileye destek vermek, cenaze sürecinin yükünü paylaşmak ve insanların yalnız olmadığını hissettirmek de sosyal açıdan büyük önem taşır.
Dolayısıyla farz-ı kifayenin toplumsal etkisini sadece “kaç kişinin namaz kıldığı” gibi sayısal bir ölçüyle değerlendirmek yetersiz kalır.
Görev tamamlanır; fakat dayanışma ne kadar güçlü gerçekleşmiştir?
Bence asıl tartışılması gereken noktalardan biri budur.
Bir Kişinin Yapması Neden Yeterli Sayılıyor?
Bu sorunun cevabı kavramın isminde saklıdır.
“Kifaye” kelimesinin taşıdığı anlam, görevin yeterli şekilde yerine getirilmesi fikriyle bağlantılıdır. Amaç herkesin aynı görevi tekrar tekrar yapması değil, toplum açısından gerekli görevin ortada kalmamasıdır.
Örneğin bir mahallede vefat eden bir Müslümanın cenaze namazını yüz kişinin kılmasıyla bir kişinin kılması arasında dinî sorumluluğun yerine gelmesi bakımından temel bir fark bulunmaz. Diyanet, bir kişinin dahi cenaze namazını kılmasıyla farz-ı kifayenin yerine gelebileceğini açıkça ifade etmektedir. High Board of Religious Affairs
Fakat bu, “Ne kadar az kişi katılırsa o kadar iyi” demek değildir.
Çünkü burada farzın hukuki açıdan yerine gelmesi ile toplumsal dayanışmanın genişliği birbirinden ayrılmalıdır.
Bir cenazeye çok sayıda kişinin katılması aile açısından manevi destek anlamına gelebilir. Ancak farzın yerine gelmesi için herkesin katılması şart değildir.
Bu ayrım, kavramın inceliklerinden biridir.
İslam'da Toplumsal İş Bölümü Açısından Farz-ı Kifaye
Farz-ı kifayeyi sosyolojiyle ilişkilendirdiğimizde karşımıza “iş bölümü” kavramı çıkıyor.
Toplumdaki herkes aynı işi yapamaz. Bir kişinin belirli bir konuda uzmanlaşması, başkalarının da farklı görevleri üstlenebilmesine imkân sağlar.
Dinî ilimler bunun güzel bir örneğidir. Her Müslümanın temel dinî bilgileri öğrenmesi gerekirken, herkesin aynı seviyede tefsir, hadis, fıkıh veya kelâm uzmanı olması beklenmez. Buna karşılık toplumda bu alanlarda derinleşmiş insanların bulunması önemlidir. TDV'nin fetva maddesinde de dinî hükümlerin doğru şekilde anlaşılması ve aktarılması için âlimlerin yetiştirilmesinin farz-ı kifaye kabul edildiği belirtilmektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi
Bu bakış açısından farz-ı kifaye, bir anlamda toplumun “herkes her şeyi yapmak zorunda değil; fakat gerekli işler mutlaka yapılmalı” ilkesini ifade eder.
Modern yönetim bilimi açısından da uzmanlaşmanın verimlilik sağladığı bilinir. Eğitim biliminde öğretmenin, tıpta doktorun, hukukta hukukçunun belirli alanlarda uzmanlaşması tesadüf değildir.
Elbette modern mesleklerin tamamını doğrudan farz-ı kifaye ilan etmek doğru olmaz. Fakat kavramın toplumsal sorumluluk ve uzmanlaşma fikrini anlamamıza yardımcı olduğu söylenebilir.
Ezan Örneğinde Mezhep Farklılıklarını Unutmamak Gerekir
Farz-ı kifaye konusunda önemli bir başka nokta da bütün konularda tek bir fıkhî görüş varmış gibi davranmamaktır.
Örneğin ezanın hükmü konusunda farklı görüşler vardır. Diyanet kaynaklarında çoğu İslam âliminin ezanı sünnet-i müekkede kabul ettiği, Şâfiî mezhebinde ise bir görüşe göre farz-ı kifaye olarak değerlendirildiği aktarılmaktadır. Konya Müftülüğü+1
Bu örnek bize din kültürü açısından önemli bir akademik alışkanlık kazandırabilir:
Bir dinî konuda “İslam'da kesin olarak böyledir” demeden önce hangi mezhep, hangi fakih ve hangi kaynak üzerinden konuştuğumuzu bilmek gerekir.
Bu, E-E-A-T açısından da önemli bir noktadır. Güvenilir dinî içerik üretmek yalnızca bir hükmü söylemek değil, hükmün kaynağını ve kapsamını doğru belirtmektir.
Farz-ı Kifaye Günümüzde Bize Ne Söylüyor?
Bence kavramın günümüz açısından en güçlü mesajı sorumluluğu başkasına devretmenin sınırlarını göstermesidir.
“Birileri yapar” düşüncesi iki farklı sonuca yol açabilir.
Eğer gerçekten yeterli sayıda insan görevi üstleniyorsa toplum açısından sorun çıkmaz.
Ama herkes “Nasıl olsa başkası yapar” diye düşünürse ortada ciddi bir sorumluluk boşluğu oluşabilir.
Örneğin bir mahallede herkes cenaze hizmetleriyle ilgilenmeyi başkasından beklerse farz-ı kifayenin toplumsal amacı gerçekleşmez. Aynı şekilde bir toplumda dinî bilgiyi doğru aktarabilecek kimse yetişmezse “zaten uzmanlar vardır” düşüncesi sürdürülebilir değildir.
Burada kişisel sorumluluk ile toplumsal sorumluluk arasında ince bir denge vardır.
Farz-ı kifaye, insanı “Her şeyi ben yapmalıyım” düşüncesinden kurtarırken “Hiçbir şey yapmasam da olur” rahatlığına da izin vermemelidir.
Din Kültürü Dersi Açısından Nasıl Akılda Tutulabilir?
Sınav veya ders açısından kısa bir formülle hatırlamak gerekirse:
Farz-ı kifaye = Toplumun yerine getirmesi gereken, bazı Müslümanların yapmasıyla diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu farz.
En klasik örnek:
Cenaze namazı.
Bunun yanında İslam ilim geleneğinde toplum için gerekli bazı dinî ilimlerin uzmanlarınca öğrenilmesi ve öğretilmesi de farz-ı kifaye kapsamında değerlendirilmiştir. Tefsir ve dinî hüküm çıkarma konusunda uzmanların yetiştirilmesi buna örnek gösterilebilir. TDV İslâm Ansiklopedisi+1
Ancak her örnekte mezhep ve âlimlerin görüşlerinin aynı olmadığını unutmamak gerekir.
Asıl Mesele: “Başkası Yapıyor” Demek Yeterli mi?
Farz-ı kifaye kavramını ilginç hale getiren asıl soru bence burada başlıyor.
Bir toplumda görevlerin paylaşılması son derece doğal. Fakat paylaşım ile sorumluluktan kaçmak arasında fark var.
Cenaze namazının bir kişi tarafından kılınabilmesi, diğer insanların cenazeye hiçbir şekilde ilgi göstermemesi gerektiği anlamına gelmez. Aynı şekilde dinî ilimlerde uzmanların bulunması, diğer insanların din hakkında hiçbir şey öğrenmemesi anlamına gelmez.
Bu nedenle farz-ı kifayeyi “Ben yapmasam da olur” şeklinde okumak eksik olur.
Daha doğru bir okuma şu olabilir:
“Toplumun ihtiyacı olan görevler mutlaka yerine getirilmeli; herkes aynı görevi üstlenmek zorunda olmasa da kimse toplumdaki sorumlulukların tamamen sahipsiz kalmasına seyirci olmamalıdır.”
Bence bu yorum, kavramı yalnızca din kültürü sınavında ezberlenecek bir tanım olmaktan çıkarıp sosyal hayatla ilişkilendirmemizi sağlıyor.
Forumda Tartışmaya Değer Sorular
Sizce farz-ı kifaye kavramının en güçlü yönü nedir: toplumsal dayanışmayı sağlaması mı, görev paylaşımını düzenlemesi mi, yoksa uzmanlaşmayı teşvik etmesi mi?
Bir kişinin cenaze namazını kılmasıyla farzın toplumdan kalkması yeterli görülüyorsa, sizce cenazeye daha fazla insanın katılmasının sosyal ve manevi anlamı nasıl değerlendirilmelidir?
Günümüzde toplumun ihtiyaç duyduğu hangi alanlarda “birilerinin mutlaka bu işi üstlenmesi gerekiyor” diyebiliriz?
Dinî bilgi konusunda uzmanlaşmış insanların yetişmesi neden sadece bireysel değil, toplumsal bir mesele olarak görülebilir?
Ve belki de en düşündürücü soru şu: “Nasıl olsa başkası yapar” düşüncesi, farz-ı kifayenin dayanışma mantığını güçlendirir mi, yoksa zayıflatır mı?
Bu soruların cevabı, farz-ı kifayeyi yalnızca “bir kişinin yapmasıyla diğerlerinden düşen farz” şeklinde ezberlemekten çok daha kapsamlı bir dinî ve toplumsal anlayış ortaya çıkarıyor.